NEY VE ŞEB-İ ARÛS ÜZERİNE

Bişnev ez-ney çün hikâyet mî küned

Ez cüdâ-yihâ şikâyet mî küned

Mesnevi böyle başlar.

Aynı mısraları Süleyman Nahifî manzum olarak şöyle tercüme etmiş:

Dinle neyden kim hikâyet etmede

Ayrılıklardan şikâyet etmede

Ney var ya, ney!

Göl kenarında bir kamış iken kesilip biçilip kızgın tellerle dağlandıktan sonra dert ehlinin sohbetlerinde yanık yanık sesler çıkaran, inim inim inleyen ney!

İşte o ney’i dinle!

Ona kulak ver; çünkü o, sana bir hikâye anlatıyor.

Onun hikâyesi neşeli bir hikâye değildir.

Ayrılıklardan söz eden acıklı bir hikâyedir; fakat anlattıkları bir hakikattir.

Vatanından ayrılıp gurbete çıkmış, yüreğine ayrılık acısının közü düşmüş birisi neşeli olabilir mi!

O, sevgilisine kavuşacağı günü dört gözle bekleyen bağrı başlı, gözü yaşlı bir âşıktır.

Başı kesilen, ayağı doğranan, yüreği, ciğeri dağlanan birinin hikâyesi nasıl neşeli olsun!

İnsanı insan yapan da bu doğranmışlık, dağlanmışlık değil mi zaten!

Hamur ateşte pişip ekmek olmazsa yenir mi?

Ey ay yüzlü! Ben gam meclisinin ney’iyim. Ateşte yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı ne bulursan yele ver!” der Bağdatlı Fuzûlî.

Ney-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver

Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

Evet, ney ateşte yanmış bir kuru cisimdir; ancak içinde ne hevâlar vardır bir bilseniz!

Acı, ıstırap, hüzün, gam, keder, melâl!..

Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” diyen Bağdatlı Haşim’e hak vermemek mümkün mü?

Hazret-i Hüseyin’den beri Bağdat hep mi hüzünlüdür?

Yoksa, ney bunun için mi hep yanık sesler çıkarır.

Ney, bir insandır; onun da bir ruhu vardır.

Öyle olmasa, Şairlerin Sultanı Bâkî, Kanuni Sultan Süleyman öldüğünde “Gel ney gibi inleyelim bari zâr zâr” der miydi hiç?

Ney’in ruhu olmasa, Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk‘ta, Aşk’ın kabilesini anlatırken “Sohbetleri ney gibi hep efgân” der miydi?

Sadece onu sevgiliye vuslat sevindirir.

Mevlânâ ölüm gecesine “düğün gecesi” anlamına gelen “şeb-i arûs” demedi mi?

Vasiyeti bu değil miydi?

Öldüğüm gün tabutum yürüyünce 
Bende bu dünya derdi var sanma! 
Bana ağlama, yazık yazık, vah vah deme! 
Asıl şeytanın tuzağına düşersen vah vah o zamandır 
Yazık yazık diye o zaman söylenir.

Şeb-i Arus’un 747. yılı.

Hak âşığı, gönül adamı Hazret-i Mevlânâyı daha nice Şeb-i Arus’larda hasretle anacağız.

Kelimelerle onu anlatmak, cümlelerle onu tarif etmek mümkün değildir.

Kendini en iyi yine kendi anlatmış:

Ben yaşadıkça Kur’an’ın kulu, kölesiyim

Ben, o temiz pâk Muhammed’in yolunun toprağıyım.” demişti.

Sözü kısa kesip Nahit Aybek’in şiirinden alınan iki beyitle noktayı koyalım:

Nice ta’rif edeyim şevket-i Mevlânâ’yı

Bu lisan anlatamaz devlet-i Mevlânâ’yı

Bilirim dergeh-i cân-bahşına lâyık değilim

Neyle teskîn edeyim hasret-i Mevlânâ’yı

PAYLAŞ