Abbas Halim Paşa’nın Daveti ve Mısır’da Geçen Hüzünlü Yıllar
Abbas Halim Paşa, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunlarındandır. Bir süre İstanbul’da sürgün hayatı yaşar. İstanbul’da bulunduğu yıllarda Mehmet Âkif’le dost olur ve bu dostlukları ömür boyu sürer. Hattâ Mehmet Âkif, Abbas Halim Paşa’nın çocuklarına hocalık yapar.
Abbas Halim Paşa Mısır’a döndükten sonra Kahire’deki üniversitelerde ders vermesi için Mehmet Âkif’i ısrarla Mısır’a davet eder.
Yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı oldukça huzursuz olan Âkif bu daveti kabul ederek çok sevdiği, “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ” dediği vatanından ayrılarak Mısır’a gider.
Âkif, yaklaşık on bir yıl Mısır’da çok sıkıntılı bir hayat yaşar. Vatan hasretini, Kahire’deki Hacı Bekir’in acentasında Türk öğrencilerle Türkçe konuşarak, memleketi yâd ederek dindirir.
Bu arada yakalandığı siroz hastalığına 1936 yılının sonuna doğru iyice artar. “Ölürsem de memleketimde öleceğim.” diyerek hasta hasta yurda döner.
Ve 20 Aralık 1873 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinin Sarıgüzel mahallesinde dünyaya gelen Fatih medresesi müderrislerinden Mehmed Tahir Efendi ile Buharalı Emine Şerife Hanım’ın oğlu Mehmet Âkif Ersoy27 Aralık 1936 Pazar günü vefat eder.
* * *
Mehmet Âkif’in Kur’ân-ı Kerîm Meâli Yazması
1925 yılının Şubat ayında TBMM’de İslâm’ın temel kaynaklarının Türkçeye kazandırılması konusunda çalışmalar başlatılır. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Hey’et-i Müşâvere azası Ahmed Hamdi Akseki’nin ısrarlarıyla Mehmet Âkif’e TBMM tarafından Kur’an meâli yazma görevi verilir. Yapılan anlaşma gereğince Elmalılı Hamdi Yazır tefsir yazacak, Âkif’in hazırlayacağı meâl ile birlikte basılacaktır.
Âkif, Kur’an’ın başka bir dile çevrilmesinin mümkün olmadığını, murad-ı İlâhîyi yakalamanın zor olduğunu söyleyerek bu ağır görevi kabul etmek istemez. Uzun ikna çalışmalarından sonra Elmalılı Hamdi Yazır’ın “tercüme” değil, “meâl” yaklaşımı ile Âkif projeyi kabul eder.
Âkif, 1926 yılında hazırlamaya başladığı meâli, üç yıl müsvedde, dört yıl temize çekip düzeltmeler yaparak yedi yılda tamamlar. Dostlarının gözünde tamam olan meâl, Âkif nazarında bir türlü son şeklini alamaz.
Âkif, 1936 yılında ağır hasta olarak Türkiye’ye dönerken hazırladığı meal’i dostu Yozgatlı müderris Mehmed İhsan Efendi’ye bırakarak “Dönebilirsem, üzerinde yeniden çalışır, yayınlarız; dönemezsem, yakarsın” vasiyeti ile teslim eder. Âkif Mısır’a bir daha dönemez; ancak Mehmed İhsan Efendi, Âkif’in üzerinde yedi yıl çalıştığı bu eseri yakmaya kıyamaz.
Aradan yıllar geçer, elden ele geçen ve saklanan bu kutsal emanet, nihayet 2012 yılı Eylül ayında ortaya çıkar. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Recep Şentürk, Mehmet Âkif’in çalışması olduğu belirtilen Kur’ân-ı Kerîm meâlinin yaklaşık üçte birlik bölümünü yayımlar.
Türk Şiirinin Doruk Noktası Mehmet Âkif
Şüphesiz Âkif Türk şiirinin doruk noktalarından biridir. Yaşadığı devir milletimizin herc ü merclerle çalkalandığı bir devirdir. Felâketler felâketleri kovalamış, acı olaylar birbirini izlemiştir. Böyle bir ortamda Âkif milletinin sesi olmuştur.
Balkan Savaşı sonunda çiğnenen vatan toprakları karşısında şöyle haykırır:
Gitme ey yolcu! Beraber oturup ağlaşalım
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım
Âh! Karşımda vatan yerine bir kabristan
Yatıyor şimdi; nasıl yerlere geçmez insan?
Anadolu işgal altındadır.
8 Temmuz 1920 günü Venizelos’un oğlu Sofokles’in başında bulunduğu Yunan ordusu Bursa’yı işgal eder. Yunan komutan Osman Gazi’nin türbesinde içki âlemi yapar, Osman Gazi’nin sandukasını tekmeler ve çeşitli hakaretler ederek bir de fotoğraf çektirir.
Âkif, Bursa’nın işgali üzerine Bülbül şiirini yazar.
Tesellîden nasîbim yok hazân ağlar bahârımda
Bugün hânümansız bir serserîyim öz diyârımda
…
Ne hüsrandır ki Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı
Serâpa Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı
diyerek kahrolur.
Mehmet Âkif realist bir şairdir. Yoksul insanlar, kimsesiz çocuklar, kocaları tarafından sokağa atılmış kadınlar, bakıma muhtaç yaşlılar onu yakından ilgilendirmiştir. Kenar mahallelerin çamur deryası sokakları, insanların bedenini ve ruhunu çökerten kahvehaneler, meyhaneler onun yüreğini sızlatmıştır.
Mehmet Âkif, halkına romantik köşklerden bakmamış, okula gidemeyen yoksul çocukların hamal küfesine ayağı takılmış, yatağından kalkamayan hasta Seyfi Baba ile aynı odada yatmış, kocasını meyhanede arayan çaresiz kadınların acısını paylaşmış ve edebiyatımızın en gerçekçi şiirlerini yazmıştır.
Âkif’in Çanakkale’de düşmana geçit vermeyen Mehmetçikler için yazdığı destanî şiir ise Türk edebiyatının şaheserlerinden biridir.
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilâl uğruna yâ Rab ne güneşler batıyor
Yedi düvele karşı savaşan Çanakkale şehitleri, onun mısralarında, bir hilâl uğruna batan güneşler, bu topraklar için toprağa düşmüş, ecdat ruhlarının gökten inerek alınlarından öpeceği askerlerdir.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın
Onlar, Bedr’in arslanları gibi şanlı, tarihe bile sığmayacak, ancak sonsuzlukların içine alabileceği, namusunu çiğnetmeyen ve çiğnetmeyecek olan, Hazreti Peygamberin kucağını açmış beklediği Âsım’ın neslidir.
Âsım, Âkif’in hayatı boyunca hayal ettiği, özlemini çektiği ideal gençliğin sembolüdür. Bu gençliğin özellikleri, imanlı, çalışkan, dürüst, vatansever, faziletli ve uyanık olmaktır. Ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracak, milletimizi nurlu ufuklara taşıyacak olan işte bu Âsım’ın neslidir.
Âkif’in “O, benim değil milletimindir.” dediği ve “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!” diye dua ettiği millî marşımızı başka bir yazının konusu yapmak üzere onun bir dörtlüğüyle yazımızı bitirelim:
Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu toprak için can veren erler
Hakk’ın bu veli kulları taş türbeye girmez
Gufrâna bürünmüş, yalnız Fâtiha bekler.